|
Güneş
Güneş Sisteminin merkezinde yeralan, en yakın yıldız, Dünya’dan ortalama
149.591.000 km uzaklıkta, 1,39 milyon km çapında, ışık saçan dev bir gaz küresi
olan Güneş’in en önemli bileşeni hidrojendir; yaklaşık % 5 oranında helyum ve
daha ağır elementleri içerir. 1,99x10(33) erg/saniye hızıyla enerji üretir. Bu
enerji, en çok, görünür ışın ve kızılaltı ışınım olarak uzaya yayılır ve Yer’de
yaşamın sürmesinin başlıca nedenidir
Çapları bin kat daha büyük ve kütleleri birkaç yüz kat daha ağır olan bilinen en
büyük yıldızlara karşılaştırılınca, Güneş, astronomi sınıflandırmasında cüce
yıldız sınıfına girer. Ama kütlesi ve yarıçapı, Gökadamız’daki (samanyolu) bütün
yıldızların ortalama kütlesine ve büyüklüğüne yakındır; çünkü birçok yıldız
Yer’den daha küçük ve daha hafiftir. Güneş, tayfı, yüzey sıcaklığı ve rengi
nedeniyle, astronomlar tarafından kullanılan tayf türleri şemasında “G2 cüce”
diye de sınıflandırılır. Yüzey gazlarının yaydığı ışığın tayf şiddeti, 5000 A’ya
yakın dalga boylarında en büyüktür; güneş ışığının niteleyici sarı rengi bundan
ileri gelmektedir Güneş’le ilgili modern çalışmalar, Galilei’nin güneş
lekelerine ilişkin gözlemleriyle ve bu lekelerin hareketlerine dayanarak
Güneş’in dönüşünü bulmasıyla 1611’de başladı.
Güneş’in büyüklüğüne ve Yer’den
uzaklığına ilişkin ilk yaklaşık doğru belirleme, 1684’te yapıldı; bu
belirlemede, Fransız Akademisi’nin 1672’de Mars’ın Yer’e yaklaşması sırasında
yaptığı nirengi (üçgenleme) gözlemlerinden elde edilen veriler kullanıldı.
Joseph von Fraunhofer tarafından 1814’te Güneş’in soğurma çizgili tayfının
bulunması ve Gustav Kirchhoff tarafından 1859’da bunun fiziksel yorumunun
yapılması, güneş astrofiziği çağını başlattı; bu dönemde, Güneş’i oluşturan
Maddelerin fiziksel durumunu ve kimyasal bileşimini etkili olarak inceleme
olanağı doğdu. 1908’de George Ellery Hale, güneş lekelerinin güçlü magnetik
alanlarını belirledi; 1939’da Hans Bethe, güneş enerjisinin oluşumunda nükleer
füzyonun oynadığı rolü Aydınlattı.
Yeni gelişmeler, Bilim adamlarının Güneş’le ilgili görüşlerini değiştirmeyi
sürdürmektedir. Güneş rüzgarının doğrudan doğruya belirlenmesi 1962’de
gerçekleştirilmiş, Güneş’in yüksek hızlı tekrarlanan akıntılarının kaynaklarıysa
1969’da taç (korona) deliklerine ilişkin gözlemlerle belirlenmiştir.
Yeni Gelişmeler
Güneş’in hala çözülememiş birçok gizi vardır. Sözgelimi, güneş enerjisinin en
büyük kaynağı olduğu düşünülen proton-proton tepkimesinin, “nötrino” diye
adlandırılan belirli sayıda parçacık da üretiyor olması gerekir; ama günümüze
kadar yapılan araştırmalarda, kuramın öngördüğünden çok daha az nötrino
belirlenmiştir. İleri sürülen köktenci bir önermeye göre, Güneş, beklendiğinden
daha az nötrino üretir; çünkü toplam kütlesinin yaklaşık %0,5’ini oluşturan
demir-plazma bir çekirdeği vardır.
Bazı fizikçilerse, büyük birleşme kuramlarında öngörülen ve bazen evrendeki
“kayıp madde” olduğu ileri sürülen zayıf etkileşimli çok büyük parçacıkların (“Wimp”lerin)
Güneş’in derinliklerinde var olabilecekleri ve Güneş’in sıcaklığını,
nötrinoların olmayışını açıklayacak kadar düşürebilecekleri biçiminde bir kuram
geliştirmişlerdir. Başka bir öneriye göre de, Güneş’in çekirdeğindeki elektron
türü nötrinolar, yüzeye doğru ilerlerken, günümüzdeki detektörlerle gözlenemeyen
muon türü nötrinolara dönüşmektedir.
1960 yıllarının başlarında, ışıkkürenin ışınım salınımları (osilasyon)
belirlenmiştir; o tarihten bu yana söz konusu salınımlar, Güneş’in taşınım
kuşağını oluşturan belirli tabakalar arasında “ses dalgalarının rezonant
yakalanması” diye açıklanmaktadır. ABD Ulusal Güneş Gözlemevi’nin öncülüğüyle,
Küresel Salınım Ağı Grubu, bu salınımları yakından araştırmaktadır. Bu tür
araştırmalar sayesinde bilimadamları, ışıkkürenin altında gözlenen Güneş
tabakalarının yoğunluk, sıcaklık ve hız kalıplarını irdeleme olanağını elde
etmektedirler: Bilimadamları, yaklaşık 80 yıllık bir çevrimle Güneş’in çapının,
ortalama çapın aşağı yukarı %0,01’i kadar dalgalandığını da gözlemişlerdir. Daha
uzun dönemli genleşip büzülmelerin de söz konusu olabileceği düşünülmektedir.
Ay
Ay, Dünya’nın tek doğal uydusudur ve bazı özellikleri nedeniyle Güneş sisteminin
değişik bir üyesidir. 3.476 km’lik çapıyla Dünya’nın dörtte biri büyüklüğündedir
ve 81,3 kat daha hafiftir. Güneş sisteminde Ay’dan hem daha büyük, hem de daha
ağır uydular bulunmasına karşın, Pluton’un yeni keşfedilen uydusu dışında
hiçbiri, uydusu oldukları gezegenlerden yoğunluk ve hacim bakımından fazla
farklı değildir. Dünya-Ay sistemi tam anlamıyla çift gezegen oluşturmaktadır.
Gökbilimsel Veriler
Ay, Dünya’nın çevresinde, Dünya’nın Güneş çevresinde döndüğü düzleme 5° 8’ 43”
bir eğimi olan elips biçimli bir yörünge üzerinde döner. Dünya’ya olan uzaklığı
356.000 km ile 407.000 km arasında değişir; ortalama uzaklığı 384.000 km’dir. Bu
uzaklık en yakın durumda olduklarında bile Venüs ve Merih’e olan uzaklığın %1’i
kadardır. Gökyüzünde gördüğümüz Ay yuvarlağının çapı 31’ 5” 2 dolayındadır.
Ay’ın Dünya çevresindeki dönüşünü tamamlayarak gökyüzünde eski durumunu alması,
27 gün, 7 saat, 43 dakika ve 11,6 saniye alır. Dünya Güneş’in çevresinde Ay’ın
dönüş yönüyle aynı yönde döndüğü için aynı görünüşe ulaşılması 29 gün, 12 saat,
44 dakika ve 2,8 saniye sürer. Bu süre iki dolunay arasındaki zamana eşittir ve
çok eski zamanlardan beri bilinmektedir. Ay'’n ortalama hızı, 1,023
km/saniye’dir. Ve bu değer ortalama açısal hız olarak saatte 33 dakikalık bir
açıya eşdeğerdir; bu da Ay’ın çapından biraz fazladır.
Uzaydaki hareketinin yanısıra Ay, 27 gün, 7 saat, 43 dakika ve 11,6 saniyede
kendi ekseni çevresinde de döner. Bunun sonucu olarak hemen hemen her zaman aynı
yüzü Dünya’ya dönüktür. Yörüngesel hareketindeki düzensizlikler ve yörüngesinin
ekliptik düzleme eğik olması “optik titremeler” yaratarak Dünya’dan Ay’ın
yüzeyinin %59’unun görünmesini sağlar. Kalan %41’lik bölüm, Luna 3 adlı Rus uzay
gemisinin Ekim 1959’da fotoğraflarını çekmesine kadar bilinmiyordu. O günden bu
yana ayrıntılı haritaları çıkarılmıştır.
İç Yapısı
Ay’ın iç yapısına ilişkin en önemli ipuçlarını yoğunluğu ve hacmi verir:
Ortalama yoğunluğu 3,34 gr/cm3’tür. Apollo Programı 31’in Ay’dan Dünya’ya
getirdiği taşların yoğunluğu 3,1 ve 3,5 gr/cm3 arasında değiştiği için, bu bulgu
Ay’ın iç yapısının dış yapısından çok fazla farklı olması –yani yoğunluğunun çok
farklı olması- olasılığını azaltmaktadır.
Ay’ın litostatik basıncı, yüzeyde sıfır ve merkezde 47,1 kilobar, Litosferin
çoğu yerindeyse ortalama 10 kb’dır. Bu değer, tipik Ay taşlarının ezici gücünün
de üzerindedir ve bu yüzden egemen olan basınç, kütlesinin çoğunun katı
maddelerden oluşmasına karşın Ay’ın küresel biçimli olmasını sağlar. Kütlesinin
sertliği, Apollo’nun Ay yüzeyine yerleştirdiği sismograflarca da doğrulanmıştır.
Tüm kanıtların ışığında, Ay’ın depremler açısından Dünya’dan çok daha sakin
olduğu görülmektedir.
Kaydedilen Ay sarsıntılarının merkezlerinin Ay’ın kabuğunun 600-900 km altında
olduğu saptanmıştır. Bu sarsıntıların sismik kayıtlarının gösterdiği basınç ve
esnek dalgalar, bu dalgaların yayıldığı katmanların sıvı olamayacağını
göstermektedir. Ay sarsıntılarının sönme süresinin bu denli uzun olması, Ay
yüzeyinin ölçülebilen miktarda sismik dalgalar yayabilmesi için oldukça çatlak
katmanlardan oluştuğunu göstermektedir.
Sismik kayıtların gösterdiği sertlik derecesine koşut olarak, Ay’ın uzaydaki
hareketi boyunca Güneş rüzgarıyla etkileşmesinin kayıtları da Ay’ın bir iletken
gibi davrandığını doğrular. İletkenliği, 1.500° C’de hala katı gibi davranabilen
silikon taşlarınkine denktir. Ay’ın iki kutuplu bir magnetik alanının olmaması,
Ay’ın madeni bir çekirdeği olmadığını kanıtlar.
Kimyasal Yapısı
Ay’ın kimyasal yapısına ilişkin ilk verileri, 1969 yılında Apollo Dünya’ya
getirdi. Bu verilerin dayandığı taşlar Ay’ın yüzeyinden alınmış olmasına karşın,
Ay’ın iç yapısının fazlaca farklı olduğunu düşünmek için bir neden yoktur. Atom
ik bileşim olarak Ay’da en fazla bulunan element oksijendir: Ay’ın kabuğunun
ağırlık olarak %60’ını oluşturur. Oksijeni, %16-17 ile silikon, %6-10 ile
alüminyum, %4-6 ile kalsiyum, %3-6 ile magnezyum, %2-5 ile demir ve %1-2 ile
titanyum izler. Tüm diğer elementler ağırlık olarak %1’den daha azdır. Oksijen,
silikon ve alüminyum, Ay’da da Dünya’da bulundukları miktara yakın miktarda
bulunurlar. Demir ve titanyum miktarları Ay’da daha fazladır; alkali metaller,
kömür ve nitrojense Dünya’ya oranla daha az bulunur.
Bu elementlerden oluşan bileşiklerden silis (SiO2), ağırlık olarak Ay kabuğunun
%40-50’sini oluşturur. Dünya’nın kabuğundaki silis miktarı %48,5’tir. Demir
oksit (FeO) ve kalsiyum oksit (CaO) Ay’ın kabuğunda %10-20’lik bir ağırlık
taşırlar. Tüm oksitlenmiş bileşikler Ay’da oksitlenmelerinin en düşük durumunda
bulunurlar: çünkü, 1.100-1.200° C ısılarda katılaşmışlardır. Ay’da H2O’nun
(suyun) hiçbir biçimi bulunmaz; ayda su izine rastlanmamıştır. Ay’da bulunan
hidrojen, Güneş rüzgarlarınca taşınmıştır ve oksitlenmeyle oluşan su, hemen
Güneş tarafından ayrıştırılır.
Yüzey Özellikleri
Daha ayrıntılı teleskopik ve uydu gözlemleri olduğu kadar çıplak gözle yapılan
gözlemler de Ay’ın iki farklı türde araziden oluştuğunu gösterir. İlki engebeli,
daha parlak, dağlarla doludur ve Ay’ın görünen yarısının üçte ikisini görünmeyen
yarısınınsa onda dokuzunu kaplar. İkinci türe Latince “denizler” anlamına gelen
maria adı verilir. Kıtalar için kullanılan “yükseklikler” sözcüğü de, gerçek
anlamı düşünüldüğünde, o alanın tümü yüksek olmadığı için yanlıştır. Maria da, o
alanın suyla hiç ıslanmadığı düşünüldüğünde yanlış bir addır.
Ay’ın teleskoplarla incelemesi sonucunda tüm yüzeyinin kraterlerle kaplı olduğu
anlaşılmıştır. Kraterlerin sayıları çok fazladır; büyüklükleri, Mare İmbrium
(Yağmur denizi) ya da Mare Orientale (Doğu denizi) gibi oluşumların 1.000 km
genişliğinden, Apollo’nun Dünya’ya getirdiği saydam taşların oluşturduğu 10-20
mikronluk çukurlara kadar değişir.
Bu oluşumların kökeni artık belirlenmiştir: Asteroitlerden kuyrukluyıldızlara
kadar çeşitli gök cisimlerinin etkisiyle oluşmuşlardır. Ay’ın yüzeyi bir
Atmosfer tabakasıyla kaplı olmadığı için, Ay’a
çarpan tüm cisimlerin Ay üzerindeki etkileri, saniyede birkaç kilometrelik
kozmik hızlarla oluşmaktadır. 3 km/saniye hızla hareket eden bir parçacık, aynı
ağırlıktaki TNT’nin patlamasıyla çıkan enerjiye eşit miktarda kinetik enerjiye
sahiptir. Bu kinetik enerji bir etkiyle harcandığında, mekanik ya da ısıl enerji
olarak başka bir biçim alır; sonuç, krater adı verilen izlerdir. Küçük ve orta
büyüklükteki kraterler, vuruş merkezindeki taş tabakalarını ortaya çıkaracak
biçimde oluşmuştur. 100 km’lik büyük kraterlerin oluşumunda ortaya çıkan ısı,
tüm krater yüzeyinin eriyik maddelerle kaplanmasına yolaçmıştır. Ay’ın
yüzeyindeki en büyük oluşumlardan dairesel Maria’da yüzeyin lavlarla kaplanması,
kraterin oluşumundan yalnızca birkaç yüz milyon yıl sonra oluşmuştur.
Bu bilgiler, Apollo’nun getirdiği Ay taşlarının mineral bileşimiyle tamamen
uyuşmaktadır. Mineraloji açısından Ay “maria”sının çukurlarını kaplayan koyu
saydam maddenin ana yapısı, bazaltlı gabbro olarak tanımlanabilir. Bu madde,
Dünya’daki lavlara benzerse de demir ve titanyumca daha zengindir. Buna karşı,
kıtasal alanları oluşturan taşlar, Dünya’daki granitlere benzeyen feldispat
taşlarıdır. Bunlar, Anortozit denen bir çeşit saf feldispat içerirler.
Anortozitler bazalt taşların demir ya da magnezyumunu alüminyumla değiştirip
onların hem daha açık renkli olmasını sağlamış, hem de ağırlıklarını
azaltmıştır. Ay’da anortozitlerin bulunması, Ay’ın kabuğunun kimyasal olarak
farklılaşmış ve demir gibi ağır elementlerin daha hafif bileşenlere ayrılmış
olduğunu gösterir. Buna ek olarak, anortozitler çoğunlukla iri taneli mineraller
içerirler. Bunun anlamıysa, eriyik durumundayken yavaş yavaş soğudukları,
dolayısıyla bu olayın Ay yüzünde gerçekleşmediğidir.
Ay’daki kayaların fiziksel dokusu, kimyasal bileşimlerinden daha da ilginçtir
Çünkü bu doku, Ay yüzeyi oluşumlarının kökenini ortaya koymaktadır. Dikkat
çekici olan, Ay kıtalarından getirilen gereçlerin ağırlıkla %85-90’ını breşlerin
oluşturmasıdır. Breşler, önceden var olan billursu yapıdaki kayalardan oluşan
polimiktik (çeşitli maden tozlarından oluşan) konglomeralardır. Bu kayalar, ilk
katılaşmalarından önce ortaya çıkan olaylar sonucu, farklı kökenlerden türemiş
köşeli parçalar oluşturarak kaynaşmışlardır.
Böylesi breşlerin yapısında ani başkalaşımlar (yüksek sıcaklığın ve çarpmayla
oluşan basıncın yol açtığı değişiklikler) belirgin biçimde görülür. Buradan da,
çeşitli büyüklüklerdeki gök cisimlerinin yüksek hızlarla Ay yüzeyine çarparak
breşlerin kendilerine has yapısını değiştirdiği kesin olarak anlaşılmaktadır. Ay
yörüngesindeki uzay araçları, yerçekiminin son derece yüksek olduğu bölgeler
buldu. Maskon adı verilen bu bölgeler, genellikle maria alanlarının pek çoğunun
altında bulunur. Bunların, çarpma etkileriyle maria alanlarını oluşturan
cisimlerdeki maddelerin ya da aynı alanların lav püskürmesi sonucu eriyik
durumundaki iç katmanlardan gelen volkanik kayalardaki yoğun maddelerin derine
gömülmüş artıklarının kimi yerlerde yoğunlaşması sonucu ortaya çıktıkları
düşünülmektedir.
Sıcaklık
Ay’ın tek ısı kaynağı Güneş’tir, dolayısıyla atmosferden yoksun olmasaydı
ortalama sıcaklığı yeryüzününkiyle aynı olacaktı. En yüksek ve en düşük
sıcaklıklar arasındaki fark çok yüksektir. Güneş’in hemen altındaki Ay’ın
tropikal bölgesinde yüzey sıcaklığı 130° C’dir; ancak, yüzey gün batımına doğru
hızla soğur ve gece yarısıyla Güneş’in doğması arasında 173° C düşer. Bu yüzden
Ay’ın tropikal bölgesindeki günlük sıcaklık değişimi, 300° C’ı geçer; suyun
günlük kaynama sıcaklığının çok yukarılarından sıvı havanın sıcaklığına kadar
değişiklikler gösterir. Ancak bu alt ve üst sınırlar, yalnızca tropikal bölge ve
uzaya açık yüzey için geçerlidir. Ay yüzeyindeki maddelerin yalıtıcı
özelliklerinden ötürü, günlük sıcak ya da soğuk dalgaları, yarım metreden daha
aşağısını etkilemez: Bu derinliklerde radyo spektrumu içinde kalan ısı yayılımı
gün boyunca sabit kalır ve -30° C dolayında bir ortalama sıcaklığa denktir.
Oluşum ve Evrim
1969-72 yılları arasında Apollo ekiplerinin Ay’ın çeşitli yerlerinden
topladıkları kayaların radyometrik yüzölçümleri, Ay’ın yerbilimsel tarihine
ilişkin kanıtlar ortaya koydu. Her bir bölgede bulunan maddeler arasındaki en
eski parçacıkların yaşı, 4,5-4,6 milyar yıl arasındaydı. Bilinen en eski
krondritik meteorların yaşı da bu civarda olduğundan, tüm Güneş sisteminin yaşı
da 4,6 milyar yıl olabilir. Bu yaştaki hiçbir madde büyük parçalar halinde
duramayacağından Ay’ın oluşumunun ilk 200 ya da 300 milyon yılı sırasında, yani
bombardıman etkisi yapacak gezegenler arası maddelerin büyük ölçüde yok
olmasından önce, Ay yüzeyinin bombalanması sonucu bu maddeler, parçalanıp Ay’ın
dört bir yanına taşınmış olabilir.
Yaş ölçümü sonuçları, Ay’ın değişik bölgelerini ortadan kaldıran ve kraterler
oluşturan çarpmaların büyük bir bölümünün, Ay’ın oluşumunun ilk 500 milyar yılı
içinde gerçekleştiğini gösterdi. Dairesel maria olarak bildiğimiz oyuklara
yolaçan bu çarpmaların en büyüğü, Ay’ın oluşumundan 400-800 milyon yıl sonra ya
da günümüzden 3,3-3,8 milyon yıl önce gerçekleşti. Oluşumunun ilk 800 milyon
yılında Ay yüzeyinde başka bir bazalt görülmedi, 600 milyon yıl sonrasına kadar
da yeni bazalt oluşmadı.
Ay’ın yaşamının üçte ikisinden çoğunu oluşturan geçtiğimiz 3 milyar yıl içinde,
Ay’da başka bir şey olmadı. Taşlarla kaplı yüzü kozmik havanın etkisinde kalmaya
devam etti ve yeni çarpmaların sıklığı giderek azaldı. Sonraki milyonlarca yıl
süresince, Ay’ın yüzeyi gitgide taşlaşmış bir buruşukluk kazandı. Bu geçen uzun
zaman içinde Ay’da gerçekleşen gelişmeler Güneş sisteminin durumunu
yansıtmaktadır; Ay, adeta geçmişi yansıtan bir fosil gibidir. MARS (MERİH)
Yer ile Jüpiter arasında yeralan Merih (ya da Mars), Güneş’e ortalama uzaklığı
228 milyon kilometre olan bir yörünge çizer ve bir Merih yılı 687 yer günü
sürer. 1877’de bulunan çok küçük iki uydusundan (yakınından geçerken çekim
gücüyle yakaladığı küçük gezegenler oldukları sanılır) büyüğü Phobos, yaklaşık
25 km boyunda, 21 km eninde, çevresi düzensiz bir gezegendir. Küçük uydusu
Deimor’un çapı, ortalama 8 km’dir.
Merih’in çapı 6.794 km, kütlesi Yer kütlesinin %11’i kadardır. Yüzeyindeki
genelçekim, Yer’deki çekimin yüzde 38’i kadardır; yani, Yer’de 70 kg olan bir
astronot, Merih’te 27 kg gelecektir. Bu zayıf genelçekim, gezegenin çevresinde
önemli bir atmosfer tutulmasına olanak vermemiş ve gaz moleküllerinin büyük
bölümünün, uzayda dağılmasına yolaçmıştır. Söz konusu atmosfer tabakasının düşük
yoğunluğu, ancak böyle bir olayla açıklanabilir. ABD uzay araçları Mariner 4, 6,
7, 9’un ve SSCB uzay araçları Mars 2 ve 3’ün yardımıyla elde edilen bulgulara
göre, çevresinde, 30 km yükseltideki Yer atmosferine eşdeğerli olan seyreltik
bir atmosfer vardır.
Ayrıca, 1947’den bu yana tayfçekerlerle elde edilen verilere göre, Merih’in
atmosferi Yer’dekinden çok değişiktir ve temel bileşeni azot değil,
karbondioksittir. 1963’te aynı yöntemle, 1972’de de Mariner 9 aracıyla sağlanan
bulgularsa, Merih atmosferinde çok az su buharı bulunduğunu ortaya koymuştur.
Büyük bir titizlikle arandığı halde, gezegende oksijene rastlanmamıştır.
Dolayısıyla, çevre atmosferde, Güneş’in morötesi ışınlarına karşı canlıları
koruyacak ozon tabakası yoktur. Öte yandan 1965’te Mariner 4 aracının sağladığı
bulgular, Merih’in çevresinde magnetik alan olmadığını kanıtlamıştır. Bu
nedenle, uzaydan gelen taneciklere karşı bir ekran görevi yapan Yer çevresindeki
Van Allen kuşağına benzer bir oluşuma, gezegenin çevre uzayında rastlanmaz. Bu
olgu, Merih yüzeyinin ışınımların ve taneciklerin sürekli bombardımanı altında
kaldığı sonucunu verir.
Merih, kendi çevresinde 24 saat 37 dakikada döner. Bu nedenle, Yer ile Merih’te,
gece ve gündüz süreleri aşağı yukarı aynıdır; ayrıca, gezegenin dönme ekseninin
eğimi, Yer ekseninin eğiminden çok az büyüktür. Dolayısıyla, yıl boyunca
gezegenin göğünde Güneş’in yüksekliği değiştiğinden, mevsimler oluşur; ama
Yer’dekilere oranla daha uzun sürerler ve sıcaklık değişiklikleri büyük
boyutlara ulaşır.
Merih’te atmosferin çok seyreltik olması nedeniyle, günlük sıcaklık
değişiklikleri de çok büyüktür. Gezegen ekvatorunda, öğleden az sonra sıcaklık
5° C dolayında olduğu halde, gün batımında -70° C’a düştüğü saptanmıştır.
Mariner 9’un gezegenin kutuplarında ölçtüğü sıcaklık, -90° C düzeyindedir.
Merih çevresinde yörüngeye giren uzay sondalarının, özellikle Mariner 9’un
topladığı veriler, gezegenle ilgili bilgileri oldukça geliştirmiş, 7.000’i aşkın
fotoğraf ve Merih atmosferinin çeşitli bağıl ölçümleri, gezegenin daha iyi
tanınmasını sağlamıştır.
Merih önemli jeolojik etkinlikler geçirmiştir; kuşkusuz hala da geçirmektedir.
Dağları ve ve yanardağ kraterleri, Yer’de görülenlerden daha geniştir; ekvator
bölgesinde, 4.000 km uzunluğunda ve yaklaşık 6.000 m derinliğinde çok büyük bir
kanyon gözlemlenmiştir. Zaman zaman 200 km/saat hızla ulaşan rüzgarların ve çok
şiddetli fırtınaların, gezegen yüzeyini etkilediği anlaşılmaktadır; nitekim,
Mariner 9, yörüngesine varır varmaz, böyle bir olay saptamıştır. Kum, toz, belki
de buz billurlarıyla yüklü rüzgarların, engebelerin aşınmasında en önemli etken
olduğu sanılmaktadır.
Merih konusundaki önemli sorunlardan biri de, yüzeyinde su bulunmamasıdır.
Yanardağ olaylarıyla açıklanamayan dolambaçlı vadilerin fotoğrafları çekilmiş,
bazı kraterlerin çevresinde bulutlar gözlemlenmiş ve 20.000 kilometre yükseltiye
ulaşan bir hidrojen kuşağı ortaya çıkarılmış olmakla birlikte, söz konusu
hidrojenin, Merih’in genelçekim gücünden kurtulan su buharı moleküllerinin
ayrışmasından kaynaklandığı düşünülmektedir.
Ayrıca, gezegenin kutuplarında (özellikle Kuzey kutbunda) bulunan ve karbon
karından oluştuğu sanılan örtüler, büyük ölçüde, buz halinde su saklayabilir; bu
varsayım, gezegen atmosferindeki su buharı oranının düşüklüğünü açıklar.
Bununla birlikte, Merih’te ilkel bir yaşamın bulunup bulunmadığına kesin karar
verebilmek için, bilgiler henüz yeterli değildir. Bu konuda, 25 Eylül 1992’de
fırlatılan Mars Observer adlı uzay aracının (ABD), önemli veriler sağlayacağı
umulmaktadır.
Merkür
Güneş’e en yakın gezegen. Merkür, sıcaktan kavrulan uydusuz küçük bir dünya
görünümündedir. Gök dürbünüyle ya da teleskopla gözlemlendiğinde, yörüngesinin
Yer ile Güneş arasından geçmesi nedeniyle, evrelerinin Ay’a benzer olduğu
görülür. Ancak, söz konusu evreler, yüzeyinin incelenmesini güçleştirmektedir;
çünkü, Yer’e en yakın olduğu zaman, gezegenin Yer’e dönük yüzeyi gölgede kalır;
aydınlık yarıküresini Yer’e döndürdüğünde de, çok uzakta bulunur.
Merkür’ün ekvator çapı 4.880 km’dir. Kütlesi çok küçük, ağırlığı Yer’in
ağırlığının yaklaşık yirmide biri kadardır. Bir karşılaştırma gerekirse, Yer’e
değil de Ay’a göre yapmak yerinde olur. Çekiminin zayıf olması nedeniyle,
atmosferinin aşağı yukarı tümünü yitirdiği sanılmaktadır. Bununla birlikte
Fransız gökbilimcisi Dollfus ve Rus gökbilimcisi Moroz, bir karbondioksit
atmosferinin izlerine rastladıklarını ileri sürmüşlerdir. Yüzeyinin hemen
üstündeki az miktarda hidrojen, helyum ve oksijenin, Güneş rüzgarı kökenli
olduğu düşünülmektedir.
Merkür, dolanımını yaklaşık 88 Yer gününde tamamlar; dolayısıyla Merkür yılı,
Yer yılından dört kat kısadır. Güneş’e uzaklığı yaklaşık 58 milyon km’dir; bu
nedenle, Güneş’in yaydığı ışınım ve taneciklerle baştan başa taranır. Merkür’ün
yüzeyinde, Ay’daki denizleri oluşturan büyük lav akıntılarına benzer, koyu
renkli, hareketsiz lekeler görülür; ancak bunları gözlemlemek ve gezegenin
haritasını çizmek oldukça güçtür.
XIX. yy’da yanlış bir yorumla, Merkür’ün bir yüzünün sürekli Güneş’e dönük
olduğu, gölgede kalan yarıküresinde sonsuz bir gece olduğu, bu nedenle de
gölgede kalan yarıkürede, sıcaklığın mutlak sıfıra yakın olması gerektiği
düşünülmüştür. Oysa, 1962’de ABD’li gökbilimci Howard, Merkür’ün karanlık
yarıküresinin, sanıldığından daha sıcak olduğunu belirlemiştir. Bu veri,
gezegenin kendi çevresinde, yörüngesel dolanımından daha değişik bir devirle
döndüğünü gösterir.
Merkür’de gün süresi, radar ölçümleriyle yapılan hesaplara göre, çok uzundur ve
ekseni çevresinde çok yavaş dönen gezegen, yaklaşık 58 Yer gününde tam bir dönüş
yapar. Çok hızlı dolanımı göz önünde alınırsa, Merkür’ün yüzeyindeki bir noktada
Güneş’in art arda iki yükselişi arasındaki aralık, 167 Yer günü sürer: Yani,
gezegende, her “gündüz”, 2 Yer yılı sürer.
Merkür’ün yüzeyindeki her noktayı, Güneş üç ay süreyle yakar, kavurur; sonraki
üç aydaysa, buzlu bir gece egemendir. Bu nedenle Merkür’de yaşam bulunmadığı
kesinleşmiştir.
1974’te ABD uzay aracı Mariner 10’un gönderdiği, Merkür’ün yüzeyiyle ilgili
ayrıntılı fotoğraflardan, büyük yanardağ kraterleriyle dolu yüksek yaylaların,
yüzeyine Ay’ın yüzeyine benzer bir görünüm verdiği belirlenmiştir. Ayrıca,
Ay’dakini andırır ovalar (en büyüğü 1.300 km) bulunduğu belirlenmiştir.
Neptün
Güneş’e uzaklık sırasına göre sekizinci gezegen. Çok uzakta bulunan, çıplak
gözle görülemeyen, bu yüzden de, tıpkı Uranüs ve Plüton gibi, uzun süre
astronomlar tarafından varlığı fark edilmeyen Neptün’ün yeri, 1845’te ve 1846’da
İngiliz astronomu John Couch Adams ile Fransız astronomu Urbain Jean Joseph
Leverrier tarafından, birbirlerinden bağımsız olarak, Uranüs’ün yörüngesindeki
düzensizlikleri açıklayabilmek amacıyla hesaplandı. Adams’ın ulaştığı
sonuçlarla, o dönemin İngiltere’sinde pek ilgilenilmemesine karşılık,
Leverrier’ninkiler, hemen büyük ilgi uyandırdı: Berlin gözlemevinin yöneticisi
Galle, teleskopunu belirtilen yöne doğrulttu ve aranılan gezegeni buldu. Soluk
renkli bu küçük diske, “Neptün” adı verildi.
Yörüngesi, Güneş sisteminin merkezinden 4.500 milyon km uzaklıkta olan Neptün’de
bir yıl 165 Yer yılı, bir günse 14 saat sürer. 1969’da yapılan ölçümlere göre,
çapı 50.000 km, hacmi Yer’inkinden 65 kat çoktur; ama oluştuğu gereçlerin
hafifliği nedeniyle, kütlesi Yer’inkinden ancak 17 katıdır.
Neptün’ün iç yapısı henüz bilinmemekte, ama büyük bölümleri hidrojenden oluşan
büyük gezegenlerinkine ve Jüpiter’inkine çok benzediği düşünülmektedir. Yerden
bakıldığında mavimsi renkli bir disk gibi görünür; bu renk, atmosferindeki dış
tabakaların çok kalın bir hidrojen tabakası içinde seyrelmiş metan bakımından
zengin olmasının sonucudur.
Neptün’ün yüzeyinde en yüksek sıcaklıklar 220° C’a yaklaşır ve astronom A.
Dollfus, gezegenin üstünde, hareketsiz gibi görünen düzensiz lekeler
gözlemiştir. Buna dayanılarak, her şeyin don olayı nedeniyle hareketsizleştiği
ve atmosfer akımları bulunmadığı sanılmaktadır. Gezegenin göğünde, Triton ve
Nereid adları verilen, çok soluk renkli 2 ay vardır; daha büyük olan
birincisinin boyutları Yer’in uydusu Ay’ınkinden büyüktür.
1989’da ABD uzay sondası Voyager 2, Neptün’e 5.000 km yaklaşmış ve kameraları,
atmosfer olaylarıyla ilgili bazı bilgiler (“Büyük Kara Leke” adı verilen çok
büyük fırtına sistemi, vb.) göndermiştir.
Plüton
Güneş’e uzaklık sıralamasında dokuzuncu gezegen. XIX. yy. sonunda bilinen en
uzak gezegen Neptün’dü; 1846’da Le Verrier bu gezegeni, Uranüs’ün hareketinde
doğurduğu tedirginlikle ilgili hesaplar sonucunda bulmuştu. Yarım yüzyıllık
gözlemlerden sonra gökbilimciler, bilinmeyen bir başka gezegenin, Uranüs ve
Neptün’ün hareketlerinde tedirginliğe yolaçtığı kanısına vardır. Çünkü Newton
mekaniğine ve konum ölçümlerine göre yapılan kuramsal hesaplar, sürekli farklı
çıkıyor ve fark, hesap hatası denebilecek değeri geçiyordu.
ABD’li astronom Percival Lowell, bu yeni gezegenin yörüngesini hesaplayıp, XX.
yy. başında Flagstaff’taki (Arizona) özel gözlemevinde gökküreyi taradı; ama
araştırmaları başarısızlıkla sonuçlandı. Yörünge hesaplarını yeniden ele alan
Pickering, Lowell’in bulduğu sonuçları elde etti; Humason 1918’de gök cismini
ortaya çıkarmak için bir dizi fotoğraf çektiyse de, başarıya ulaşamadı.
18 Şubat 1930’da Clyde W. Tombaugh, sonunda gezegeni bulmayı başardı ve
mitolojideki Ölüler Ülkesi’nin tanrısı Hades’in adlarından biri olan, Plüton
adını verdi.
Yörüngesi
Yer’e uzaklığından ötürü gözlenmesi çok güç olan Plüton’la ilgili kesin veriler,
alnızca yörüngesiyle ilgili olanlardır. Gezegen, Güneş çevresindeki dolanımını
248 yıl 4 ayda tamamlar; Güneş’e uzaklığı, günberi noktasında 4,42 milyar km,
günöte noktasında 7,40 milyar km’dir; dolanım düzlemi, Yer’in yörünge düzlemine
göre 17° ’lik bir eğim gösterir.
Fiziksel Özellikleri
Birçok özelliği henüz aydınlatılamamış olan Plüton’un çapı, yalnızca 2.284 km
dolayındadır; yani Güneş sistemindeki gezegenlerin en küçüğüdür. Oysa hesaplar,
Uranüs ve Neptün’ün dolanımlarında tedirginlik doğurması için, kütlesinin Yer’in
kütlesine eşit olması gerektiğini göstermektedir. Bu durumdaysa Plüton’un
-yoğunluğunu 50 olması gerekir
Bu, kabul edilebilecek bir sayı değildir. Dolayısıyla, gökbilimciler iki
varsayım üstünde durmaktadır: Her şeyden önce, Plüton’un gerçek çapı, teleskopla
ölçülenin iki katıdır; ölçümle elde edilmiş değer, aslında, Güneş ışığının
değerlendirilebilir miktarını Yer’e doğru yansıtabilen tek noktası olan merkez
bölgesinin çapına uyar. İkinci varsayıma göre, ölçülen çap hatalı değilse,
Plüton, Güneş sisteminin son gezegeni değildir; daha uzak bir onuncu gezegen
(belki başkaları da) vardır ve Neptün ile Uranüs’e uyguladıkları tedirginlik,
Plüton’un kütlesi üstünde yapılan hesaplarda yanılgıya yolaçmaktadır. Sorunu
kesinlikle çözmek için, kuşkusuz daha çok sayıda ve sabırla gözlemler yapılması
gerekmektedir.
Uydusu
Plüton’un uydusu Charon, 22 Haziran 1978’de, ABD’li astrofizikçi James W.
Christy tarafından bulunmuştur. Plüton’un merkezinden ortalama 19.000 km
uzaklıktaki yörüngesinde, 6,39 günde, yani Plüton’la aynı dolanım süresinde
dolanmaktadır. Boyutları da Plüton’unkine yakın olduğundan, astronomlar, bu iki
gök cismini bir çiftgezegen gibi düşünmeye başlamışlardır.
Satürn
Güneş sisteminin, kütle ve hacim bakımından Jüpiter’den sonra ikinci büyük
gezegeni. Güneş’ten uzaklık sıralamasına göre altıncı gezegen olan Satürn’ün
görkemli halkasıyla Güneş sisteminin harikası olduğu söylenir. Eskiçağ’da,
burçlar kuşağının takımyıldızları arasında en yavaş yer değiştiren gezegen
olması nedeniyle, zaman tanrısını simgelemiştir. Gerçekten de, Satürn’ün yıldız
yılı, yani Güneş çevresindeki dolanım süresi, Yer yılından 29,5 kez uzundur.
1.427.000.000 km olan Güneş’e ortalama uzaklığı, aşağı yukarı, Jüpiter’in
uzaklığının iki katına ulaşır (Güneş’e en büyük uzaklığı 1.511.000.000 km, en az
uzaklığıysa 1.346.400.000 km’dir). Ekvatorundaki çapı Jüpiter’e oranla daha
belirgin bir elips biçimindedir. Satürn günü, yani yıldız dönme dönemi,
gezegenin ekvatorunda 10 saat 14 dakika sürer.
Satürn’ün hacmi, Yer’in 744 katına ulaşır. Oysa gezegeni oluşturan maddelerin
çok hafif olması nedeniyle, ortalama yoğunluğu sudan daha azdır ve kütlesi
Yer’in 94 katı kadardır.
Satürn’le ilgili bilgilerin büyük bölümü, 1980 ve 1981’de, sırasıyla 124.000 km
ve 101.000 km yakınından geçen iki Voyager (ABD yapımı) sondasından elde
edilmiştir. İç yapısı, büyük ölçüde Jüpiter'’inkine benzemektedir. Büyük bölümü,
hidrojen-helyum karışımından oluşur. Merkezdeki katılaşmış hidrojen-helyum
çekirdeğinin çevresi, sıvı bir tabakayla (su, metan ve amonyak) çevrilidir.
Jüpiter’inki gibi, Satürn’ün gömleği de ekvatorda paralel kuşaklar oluşturur ve
bu görünüm Satürn’de atmosfer hareketlerinin varlığını gösterir. Ama söz konusu
kuşakların rengi, Jüpiter’e oranla daha soluk, leke sayısı da daha azdır.
Yapılan ölçümler, bulutsu tabakaların dış yüzeyinde sıcaklığın sıfırın altında
180° C’a düştüğünü göstermektedir. Ama kuşak ve lekelerin kanıtladığı atmosfer
hareketlerinin doğması için, derinlerde kalıntı ısının bulunması gerekir.
Donuk amonyak bulutunun üstünde parıldayan halkalar, tıkız bir yapı
göstermezler. Uzaklıkları nedeniyle bir bütün gibi görülen, çok küçük
cisimlerden, çok küçük uydulardan oluşmuş yağmurlardır ve bir kum tanesi ile bir
dağ arasında değişen boyutlarda donmuş amonyak kütleleri söz konusudur. Bütün bu
mikrouydular, eşmerkezli halkalar oluşturur. 1969 yılına kadar üç halka
bulunduğu sanılmaktayken, aynı yılın ekim ayında P. Guerin, sözü geçen üç halka
içinde bir dördüncüsünü belirlemiş, 1970 yıllarının sonunda da belirlenen
halkaların sayısı, 6’ya çıkmıştır. Ama 1980 ve 1981’de Voyager sondalarıyla
alınan veriler, bu halkaların her birinin, eşmerkezli bir halkacıklar dizisinden
oluştuğunu ortaya koymuş, böylece halkaların toplam sayısı binleri bulmuştur.
Satürn halkaları sisteminin dış çapı 272.000 km’yi bulur; ama kalınlığının 15-16
km, belki de daha küçük olması, şaşırtıcı bir çelişki doğurur. Gezegen
ekseninin, yörünge düzlemine göre belirgin olan eğimi, halkaların bir bu yüzünü,
bir öbür yüzünü göstermesine neden olur.
Uydular
Satürn’ün 1979’a kadar 9 uydusu bulunduğu sanılırken, 1980’den sonra daha birçok
küçük uydusu bulunduğu anlaşılmıştır. Bunlardan altısı teleskopla görülebilir.
Uydulardan en büyüğü olan Titan’ın çapı Ay’ınkinden büyüktür ve metandan bir
atmosferle kuşatılmıştır. Öbürleri çok daha küçüktür ve bazılarının donmuş dev
amonyak kütlelerinden oluştuğu sanılmaktadır. Uyduların en büyükleri, gezegene
yakınlık sırasıyla şunlardır: Mimas, Enceladus, Tetis, Dione, Rea, Titan,
Hiperion, Japet, Phoebe.
Uranüs
Güneş sisteminin Satürn’den sonraki gezegeni. 1690’dan başlanarak gözlemlenen ve
o tarihlerde yıldız sanılan Uranüs’ün, 13 Mart 1781’de William Herschel’in
gerçekleştirdiği bir dizi gözlem sonucunda gezegen olduğu anlaşılmıştır. Beş
uydusu bulunan, metan ve amonyak bulutlarıyla örtülü bu dev gezegen (ekvator
çapı 50.800 km, yani Yer’inkinin dört katı), Güneş sisteminde, aşağı yukarı
kendi yörünge düzleminde yeralan bir eksen çevresinde dönmesiyle, yörüngesi
üstüne “yatmış” görünümlü tek gezegendir. 10 Mart 1977’de yapılan gözlemlerde,
çevresinde on halka belirlenmiştir. Çok soğuk (-170° C) bir gezegen olan Uranüs,
hidrojen bakımından çok zengindir; ayrıca metan ve amonyak bulutları bulunur.
Amonyağın büyük bölümü donmuş haldedir. Bulutsu atmosferin görünen dış tabakası,
büyük bir hidrojen kütlesi ile seyreltik metandan oluşur; bu nedenle gezgen
yeşil görünür.
Beş uydusunun (sırasıyla Ariel, Umbriel, Titania, Oberon ve Miranda) en büyüğü
olan Titania’nın çapı 1.100 km, en küçüğü olan Miranda’nın çapı yaklaşık 300
km’dir. Uranüs’ün gecesi, bu beş “ay”a karşın, çok az aydınlıktır.
Venüs
Güneş sisteminde Yer ile Merkür arasında yeralan gezegen. Güneş ve Ay’dan sonra
en parlak gök cismi olan, gece ilk parlayan, sabah son sönen yıldız olduğundan
halk arasında Çobanyıldızı, Çolpan, Çulpan da denen Venüs, 50 km kalınlığında,
400 km/saat hızla esen şiddetli rüzgarların etkisiyle çevresini 4 günde dolaşan
kalın bulutumsu bir örtüyle kaplı olduğundan Yer’e en yakın (41 milyon
kilometre) gezegen olmasına karşılık, en az tanınan gezegendir. Atmosferin
başlıca özellikleri arasında 25 km yükseltiye kadar berrak ve sakin olması,
sıcaklığın 500° C’a, basıncın 100 bara yaklaşması ve %95 oranında karbondioksit
gazı içermesi sayılabilir. Ekvator çapı 12.104 km, kutup çapı 12.104 km,
basıklığı 0, Güneş’e en çok uzaklığı 109.000.000 km, Yer’e en çok uzaklığı
258.000.000 km, Güneş’e en az uzaklığı 107.400.000 km, Yer’e en az uzaklığı da
41.000.000 km’dir.
Venüs 8 sondasıyla yapılan ölçümler, gezegen yüzeyinde sıcaklığın 460° C – 48° C
arasında değiştiğini göstermiştir. Güneş ışınları bulutlardan yavaş yavaş
sızarak yüzeye ulaşır; gezegenin göğü sürekli kapalı olduğundan, ısı çok küçük
ölçülerde ışıyabilir. Üstelik atmosfer, kayaçlar üstünde büyük bir basınç
uygular. Sondalar, gezegen yüzeyinde yaklaşık 87,3 atmosferlik bir basınç
ölçmüştür. Yüzeyin ilk fotoğraflarını, Venera 9 ve Venera 10 uyduları çekmiş,
1982’de Venera 13 ve Venera 14 renkli fotoğraflar elde etmişlerdir.
JÜPİTER
Güneş’e uzaklık açısından beşinci gezegen. Aynı zamanda da kütlesi bakımından en
büyük gezegen olan Jüpiter’in kütlesi, bütün gezegenlerin toplam kütlesinin 2,5
katı, Yer’in kütlesininse 318 katıdır. Yoğunluğu (1,3 gr/cm3) nispeten düşük
olduğundan, hacmi de Dünya’dan 1.000 kez fazladır. Buna karşılık, Güneş’ten
1.000 kez küçüktür. Jüpiter’in ekseni çevresindeki dönüş hızının yüksek oluşu
(her 9 saat 55,5 dakikada bir dolanım) nedeniyle, biçimi büyük ölçüde yassıdır.
Ekvator çapının 142.800 km olmasına karşılık, kuzey ve güney kutupları
arasındaki uzaklık yalnızca 133.500 km’dir. Jüpiter, Güneş çevresindeki
yörüngesini, Yer’in Güneş’e uzaklığının 5,2 katı olan Güneş’e 778,3 milyon km
uzaklıkta bulunduğu noktada, 11,9 yılda tamamlar.
Oluşumu, Yapısı, Bileşimi ve İklimi
Jüpiter’in, tıpkı Güneş gibi, en eski Güneş bulutsusunun bir bölümünün
genelçekim hızının apansızın düşmesi sonucu oluştuğu varsayılmaktadır.
Jüpiter’in çekirdeği (günümüzde bu çekirdek, kütlesi Yer’in kütlesinden birçok
kat fazla bir kayaç kütlesidir) oluşunca ve yeterli büyüklüğe ulaşınca,
yerçekimi nedeniyle bu çekirdeğin çevresinde bulutsu gazlarından bir tabaka
oluşmuştur. Güneş gibi Jüpiter de başlangıçta hidrojen ve helyumdan oluşmuştur
ve sıcaklığın yeterince fazla olması nedeniyle, atmosferi altında katı düzlem
bulunmaz; yalnızca gaz ile sıvı arasında dereceli bir geçiş sözkonusudur.
Gezegen yüzeyinden merkeze uzaklığın yaklaşık dörtte birine ulaşıldığında,
sıcaklık ve basınç öylesine artar ki, sıvı, bir metal sıvısı halindedir; bu
olguyu fizikçiler, moleküllerin dış yörünge elektronlarından arınmasına
bağlamaktadırlar.
Jüpiter’in atmosferinde ayrıca az miktarda su, amonyak, metan, vb. organik
bileşikler (karbon gibi) bulunur. Astronomlar, Jüpiter’in atmosferinde
birbirlerinden 30 km uzaklıkta üç bulut tabakasının yeraldığını
varsaymaktadırlar. En alttaki bulut tabakası buz parçacıkları ve
damlacıklarından oluşmuştur; bir üst tabaka, amonyak ve hidrojen sülfür
bileşikleri billurlarından, dış tabakaysa amonyak buzlarından oluşmuştur.
Gözlemlenen bulutlardan mavi renkli olanlar sıcak, dolayısıyla da en az
yüksekliktedir; kahverengi, beyaz ve kırmızı olanlar renk sırasına göre az bir
yükseklikten giderek daha yükseğe doğru sıralanır. Bulut tabakalaşmasının bir
kimyasal dengesizlikten kaynaklandığı, bulutlara rengini de kükürt, fosfor ve
organik bileşiklerin verdiği sanılmaktadır. Söz konusu dengesizliğin yüklü
parçacıkların birbiriyle çarpışmasından ileri geldiği düşünülmektedir. 1979’da
Jüpiter’in yakınından geçen iki Voyager uzay aracı, gezegenin karanlık yüzünde
kutup ışığına benzer bir ışığın varlığını belirlemiştir.
Jüpiter’deki rüzgarlar, gezegen ekvatoruna paralel hava akımları biçiminde
hareket ederler. Kimisi doğu, kimisi batı yönünde esen rüzgarların
başlıcalarının hızları, iç dolanımlarına bağlı olarak saniyede yüz metreyi
bulabilir. Bölgesel hava akımlarının enlemleri, yeryüzünden teleskoplarla
gözlemlenen kalın turuncu-kahverengi ve beyazımsı bulut kuşaklarıyla
bağıntılıdır. Bulut renkleri arasındaki farklılıklar, gaz miktarlarının bazı
bulut kuşaklarında yüksek, bazı kuşaklarda düşük olmasından kaynaklanır.
Jüpiter’in iklim koşulları henüz tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Atmosferinde
bazısı birkaç gün, bazısı çok daha uzun süren burgaç ve kasırgalar oluşur. Uzun
süreli beyaz lekeler ve Yer boyutlarında dev kızıl lekeler gibi büyük boyutlu
burgaçlar, varlıklarını uzun süre sürdürürler.
Magnetik Alan
Gezegenin dolanımı ile içinin metalik hidrojen yapısı, Yer’in erimiş demir
çekirdeğininkinden daha yüksek bir magnetik alan oluşturur; Jüpiter’in magnetik
alanı Yer’inkinden 4.000 kez güçlüdür; tıpkı bir mıknatıs çubuğu gibi, kabaca
iki kutupludur. Jüpiter ekseni çevresinde döndükçe, magnetik alan da sarsıntıya
uğrar ve yakaladığı elektrik yüklü parçacıklarla birlikte aşağı kayar.
Uydular ve Halkalar
Jüpiter’in kendi yerçekiminin oluşturduğu basınç, bir nükleer patlama başlatacak
kadar geniş olmasa da, gezegen oluştuğunda açığa çıkan korkunç bir ısı
doğurmuştur. Günümüzde, yani oluşumundan 4,6 milyar yıl sonra bile, Jüpiter
hala, Güneş’ten aldığı ışınımların iki katı ışınım yayar. Daha erken bir
dönemde, Jüpiter’in çevresinde uydular oluştuğunda, gezegenin yaydığı ısınım,
çok daha fazla olduğundan, oluşan uydular, Jüpiter’e oranla daha kayaçlı bir
yapıda ve çok daha fazla buzulludur. Bu süreç Galileo Galilei tarafından 1610’da
gözlemlenen ve “Galileo ayları” adı verilen dört büyük uyduda daha belirgindir.
Uyduların düzenli dairesel ekvator yörüngeleri, gezegeni çevreleyen küçük
parçacıklar bulutundan oluştuklarını düşündürmektedir.
Galilei ayları”nın yanı sıra, Jüpiter’in on iki uydusu ve birçok halkası vardır.
İo’nun yörüngesi içindeki en büyük uydu olan Amalthea’nın düzenli bir biçimi
yoktur; uzunluğu yaklaşık 265 km, genişliği 150 km’dir. Yüzeyi karanlık ve
kırmızı renktedir; Jüpiter’in magnetosferinin enerji yüklü parçacıklarının
sürekli bombardımanı altındadır. Voyager 1, gezegenin yüzeyi ile Amalthea
arasında orta noktada ince bir halka görüntülemiştir (1979). Gezegenin sağında,
parlak halkadan aşağı doğru uzanan soluk bir halkanın varlığı da saptanmıştır.
Bu soluk halka, parlak halkanın tersine, ekvator düzleminden öteye uzanarak,
gezegeni çevreleyen bir parçacık bulutu oluşturur.
Jüpiter’in halkalarının yoğunluğu son derece düşüktür. Halkalarda yer alan
parçacıkların büyüklüğü, ışığın dalga boyunun büyüklüğüyle orantılı, yani
yalnızca birkaç mikrondur. Bu boyuttaki parçacıklar, kendilerini Jüpiter’in
içinde bir sarmal haline getiren elektromagnetik etkiler altındadır. Parlak
halka çok farklı boyutlarda parçacıklar içerir; bunların arasında Voyager’ın dış
halkanın yakınında belirlediği iki uydu da yeralır. Voyager ayrıca, Amalthea ve
İo’nun yörüngeleri arasında bir başka küçük uydunun varlığını saptamıştır.
Jüpiter’in sekiz dış uydusu, küçük boyutlu, karanlık cisimlerdir ve büyük ölçüde
Trojan göktaşlarını andırırlar. Jüpiter’den iki farklı uzaklıkta yer almaları ya
da öbür dört dış uydunun hareketiyle ters yönlü (Jüpiter’in yörünge dönüşünün
ters yönünde) hareket etmeleri konusunda doyurucu bir açıklama getirilememiştir
| |
Son Eklenenler |
|
Rastgele Konu |
|
Anketler |
|
|
|
|
|
Neolsunki.Com neler var ? |
| Neolsunki.Com Sitesi:
Programlar, fıkralar, animasyonlar, görüntüler, oyunlar, komedi,
komik resimler, güncel haberler, bilgiler yemek tarifleri, Rüya
tabirleri, aşk sözleri,çeşitli hikayeler, yeni şarkı sözleri, hazır
msn nickleri, süper msn ifadeleri, yeni oyun hileleri ile ilgili
yardım konuları, bilgisayar yazılım donanım ait bilgiler bedava site
anlatımı yapımı nasıl yapıl cağı hakkında bilgileri
sanatçılara ait resimleri hayatları biyografileri
bulunmaktadır.İletişim için lütfen form bilgilerini doldurunuz
irtibat için
tıkla. |
|
|